Taşralaşmış Zaman: Starbucks'ın icat ettiği zaman-mekânsal sıkışma

1990'lardan bugüne Türkiye'de ve ABD'de deneyimlediğim kahve kültürünün dönüşümüne dair kısa bir yazı. Hazır kahve kültüründen Starbucks'ın yaygınlaşmasına değin anekdotlar ve bir inceleme.

Taşralaşmış Zaman: Starbucks'ın icat ettiği zaman-mekânsal sıkışma

Kahvenin bütün uzaklıkları yakınlaştıran, düşünceyi hızlandıran bir yanı var. Türkiye'de bulunduğum yıllarda, 2003 Ocak'ına kadar, filtre kahve satan bir tek Kocatepe kahve evi vardı, Ankara Meşrutiyet Caddesi'ndeki yerinde 90'ların sonunda ilk defa french press'leri görüp çok şaşırdığımı hatırlıyorum. Sütüyle, kahvenin çuvallar içinde çekirdekleriyle sergilenmesiyle alışılmadık bir deneyimdi.

Bir Toplumsallaşma Ritüeli olarak Türk Kahvesi

On dört-on beş yaşlarından itibaren Türk kahvesi içmek bizim aile içi bir ritüelimizdi. Anneannemin pişirdiği kahveler, annemin pişirdiği kahveler, saatlerce bakılan fallar. Ama Türk kahvesinin enteresan bir yanı var, kahve için değil, ritüel için yapılan bir iş. Yoksa, kahvenin kendisinin kıvamı da, en meşhuru Kurukahveci bilmemkim efendilerin çekirdeği de kahve tadına bir şey katmıyor.

Hazır Kahve'nin Cazibesi

Kahve tabii üniversite yıllarında ev içi ritüellerin yanı sıra, daha Red Bull'ların çıkmadığı zamanlarda sınavlar için çalışılan gecelerde sabahlamaya yarardı, onun da en parlak, hatta yegâne figürü Nescafe'ydi. Nescafe'nin -ya da gerçek adıyla, instant coffee'nin, hazır kahvenin- kahve olduğu yanılgısı, herhalde Türkiye'deki en yaygın yanılgılardan biridir. Meğer ki, Nescafe kimsenin içmediği bir kahvenin kurusu olsun, bunu öğrenince, kimsenin içmediği bir kahvenin kalmışlarını içme fikri bana epeyi garip gelmişti. Tıpkı, Antep'te ayranın kullanılmış su pet şişelerinde gelmesi gibi -kim temizliyor bu şişeleri- ya da karpuz çekirdeğinin kavrulup sokakta satılması gibi -kim yedi bu karpuzu ki çekirdekleri kaldı geriye- kim içti bu hazır kahveyi. Hiç kimse!

Varan otobüslerinin en büyük keyfi, hemen hemen Ankara'dan gerçekten çıktığımızda -İstanbul'a giderken- verdikleri Nescafe'deydi.

Nescafe'nin bana hitap etmesi tabii üçü bir aradayı -belki de beş yıldır içmediğim bir şey- çıkarmasıyla oldu. Hem yumuşak içimli, hem de şekerliydi. Ne kadar güzel.

Ne var ki, hakiki kahveyle tanışmam 22 yaşımı bulacaktı. Ocak 2003'te ilk dersler başladığında, herkesin yaptığı gibi yapıp, bizim fakültenin girişindeki kahve dükkanında bir küçük filtre kahve aldım. Tabii, küçük dediysem, Amerikan standartlarında en küçük boy zaten neredeyse yarım litrelik olduğu için çok da küçük sayılmaz. Bizim alışık olduğumuz kuvvet esasında Starbucks'ın short dediği boy - zaten, Amerikan Starbucks'ının shortunun şimdi Türkiye'deki tall'a tekabül ettiğini hatırlıyor gibiyim hayal meyal, yanlış da olabilirim.

On beş yirmi dakika sonra başım dönüyor, dersi takip etmekte güçlük çekiyordum. İşte kafein ve kahve böyle bir şeymiş dediğim an bu andır. Gerçekten kahvenin tadını o anda aldığımı fark ettim. O baş döndürücülüğün, o midemi kavuran karanlığın tadına böylece kapılacak ve uzun yıllar boyunca terk edemeyecektim.

Önce french press, sonra filtre kahve makinesi derken, buharlı espresso makinesi ve çekirdek öğütme meselesine kadar ilerledim kahvede. İnsanın yaşlandıkça zevklerine özen göstermesini öğrenmesi gerekiyor, zamanın azalması, tercihlerin ve kanaatlerin değer kazanmasıyla doğru orantılı diyebiliriz. Muhakkak, toplumsal bir sermaye oyununun da etkisi vardır işin içinde, her ne kadar bilinçli olarak bu oyunu baltalamaya çalışsak da.

Türkiye'de basınçlı buhar üreten espresso makineleri çok pahalı, birkaç ihtimal dışında iyi çekirdek yaşadığım yerde bulunmuyor, doğu ve güneydoğunun hem çayı, hem de bir hayli acı -ama az içilen- kahvesi benim damak tadıma hiçbir biçimde uymadı. Vaktim -en azından kahveye ayırdığım vaktim- sürekli Etiyopya çekirdeği aramakla geçiyor, bir biçimde sütle en güzel tad veren çekirdek o çünkü.  

Starbucks'la tanışmam da tıpkı hakiki kahveyle tanışmam gibi Amerika yıllarımın bir ürünü. Barnes and Noble'a özel olarak gidip Starbucks kahvesi almanın bir âdet hâline gelmesi daha okul yemekhanelerinin soylulaşması ve Starbucks öncesinden başlayan bir mesele, belki 2004 yılından itibaren. Bir yandan her yaz tatilinde fark ettiğim Starbucks'ın bir yangın gibi ülkenin dört bir yanı sarmasıydı.

Taşranın Yeniden Üretimi

Starbucks, McDonald's'ın çok daha evvel icat ettiği bir buluşu kahve etrafında gerçekleştirmeyi başarmıştı, mahallenin ya da taşranın zamanı koruma altına alan mekânını kurmayı, bir ilüzyon olduğunu bilsek de, gerçekleştirebilmişti. Türkiye'deki yönetimleri çuvallayana kadar, McDonald'sın da esas becerisi, özellikle Afrika-Amerikalıların mahallelerinde yemek yerine bir toplum merkezi -bilhassa yaşlılar ve alt-orta sınıflar için- dönmeyi başarmasıydı. Yumuşak müziği -muzak neredeyse- sakin ve tasarlanmamış gibi görünen ama tasarlanmış atmosferiyle Starbuckslar da aynı oyunu yeniden kuruyorlardı. Zamana karşı bir manevra, herşey hızla ilerlerken sanki birden zaman durmuş gibi, işte mahallenizin -şık ve iç içe geçmiş kahvesine hoş geldiniz- elimizden geldiğince önünüzdeki kirlileri almayacağız, masanızı temizlemeyeceğiz, tuvaletlerimiz temizlediğimiz bile şüpheli, ama istediğiniz kadar oturabilir ve evinizin dışında kendinizi en gerçekleştirebileceğiniz mekânda rahat edebilirsiniz.

Taşra bir icat. Hızlı tüketilen bir icat hem de. Taşralılaşmanın yerilmesine, çirkinlikle eşdeğer tutulmasına bakmayın, otantiklik son kalan meta üretim alanı ve yeniden üretimin en heves duyduğu sembolik düzlem. Biz gerçeğiz, e, herşey gerçek zaten. Can sıkıcı olan da bu değil mi?

Her öğlen Starbucks'a oturduğumda, karşıdaki AVM'nin ne zaman yükseleceğini konuşup, günlük telaştan bir nebze sıyrılıyoruz. Hep tanıdık yüzler, hep aynı mesafe. Taşrayı kutsuyoruz.