Japonya'da kayıp bir flanör

Tokyo Üniversitesi'nde Gaziantep'teki Suriyeli göçmenler hakkındaki araştırmalarımızın GIS uygulamaları için katıldığım bir workshop için gittiğim Japonya'da, neredeyse bir yıldır görmediğim kardeşimle de vakit geçirme fırsatım oldu.

Japonya'da kayıp bir flanör

Açıkçası Japonya'ya ilk defa gideceğim için, hatta, Doğu Asya'ya ilk seyahatim olduğu gibi, bir de işin içine coronavirüs salgını da girince işler daha da çetrefilleşti. Gitmeden evvel, coronavirus hakkında biraz okuyup kendimi yatıştırmaya çalıştım, işin doğrusu. Yirmide bir ölüm oranı, daha ziyade yaşlıları etkilemesi, sigara içmenin pek de içimi rahatlatmadığını söyleyebilirim. Vaktiyle hafif bir gribi zatürreyle tamamladığım için, zatürreye çevirme olasılığı olan her hastalık beni rahatsız ediyor, etmekte. Kore havayollarıyla uçtuğum için, Güney Kore'de aktarma yaptım. Yeni İstanbul havalimanının uzaklığı, satılan hemen herşeyin akıl almaz pahalılığı, büyük ve geniş alanların kullanışsızlığından sonra Incheon üç saatin nasıl geçtiğini bile anlamadığım hızlı bir Uzak Asya tanışma seansı sağladı.

Sigara odalarının havalandırması, herşeyin herşeye yakınlığı, duty freeleri gezmenin rahatlığı, suni mi gerçek mi olduğunu anlamadığım yeşillikleri, upuzun koridorları yürümenin kolaylığı, yüzlerinde maske bile olsa -ve bu konuda hiç abartmaya gerek yok, uçağa bindiğim andan İstanbul'a tekrar adım atana kadar hemen herkesin yüzünde maske vardı- nezaketleri etkileyiciydi. Amerika Birleşik Devletleri'nden sonra daha nazik ve kibar bir ülke/bölge görebileceğimi hiç zannetmezdim, sanırım bu ünvan artık sıralamada Japonya'ya ve kısmen de gördüğüm kadarıyla, Güney Kore'ye gidiyor bundan sonra.

Nezaket, teşekkür etmek, güleryüzlü olmak, kibarlık, yol vermek, arkanızdan gelene kapıyı tutmak, girdiğiniz her dükkanda iyi günler, nasılsınızla karşılanmak, her takside güleryüz ve teşekkür sözcüklerini duymak, metroda onbeş dakikalık yolculukta herhalde yirmi defa teşekkür ederiz, rica ederiz sözlerini duymak, çok üzücü ve yorucuydu sanırım. Üzücüydü, çünkü böyle de iyi bir hayatın kurulabileceğini gösteriyordu. Yorucuydu, çünkü uzun zamandır unuttuğum bazı şeyleri hatırlattı. Mesela, hiç kimsenin toplu taşıma araçlarında telefonla konuşmaması, hiç kimsenin imparator Meiji'nin türbesinde -aslında epeyi büyük bir koru aynı zamanda, tam şehrin ortasında, daha sonra daha ayrıntılı yazarım, girişinde imparatorun sevdiği onlarca fıçı burgonya şarabı ve onlarca fıçı saki bulunan bir türbe- kimsenin telefonla konuşmadığı gibi kimsenin yemek yemediği, koşmadığı, lokantalarında sadece yemek yenilen, sokaklarında asla sigara içilmeyen, taksilerinin sağ kapısı açılmayan -sol kapıyı da şoför açıyor ve tabii trafik soldan akıyor- herkesin ama istisnasız herkesin solda yürünecekse solda, sağda yürünecekse sağda yürüdüğü kitlesel bir nezaket ve kural intizam toplumu.

Tokyo Üniversitesi'nde Gaziantep'teki Suriyeli göçmenler hakkındaki araştırmalarımızın GIS uygulamaları için katıldığım bir workshop için gittiğim Japonya'da, neredeyse bir yıldır görmediğim kardeşimle de vakit geçirme fırsatım oldu.

Kardeşimin yanında kalmanın bir büyük yararı oldu, zira, çok kısıtlı bir turistik bölge dışında ilk defa İngilizce bilmenin bir işe yaramadığını anladım. Harajuku ve Akihabara da bir yere kadar. Kardeşimin Japoncası sayesinde, kısa turistliğimin ufacık da olsa flanörlüğe değmesinin fırsatını bulabildim.

Burada görmüş olduğunuz fotoğraf, Tokyo denilen dünyanın en büyük şehrinin ufacık bir köşesi, Sumida nehrinin kıyısındaki Sumida ilçesinden. Tokyo'nun ne kadar büyük bir metropolitan olduğunu şöyle ifade edebilirim, Yokohama, Saitama, Chiba gibi banliyöleriyle birlikte nüfusu 38 milyon. İstanbul nüfusunun iki buçuk katı. Dev bir alanda, Manhattan'dan sonra dünyanın en kalabalık yerleşimi aynı zamanda.

O nedenle, bir hafta Tokyo için az, pek az. Şehrin onda birini belki görmüşümdür. Flanörlük ancak kaybolunca flanörlük oluyor ve sokak yapısı ızgara ya da yeni şehircilik akımına değil de gelenekler üzerinden kurulan bu şehirde kaybolmaktan kolay bir şey yok. Ne var ki, kaybolmanın da bir sınırı var ve neredeyse kırk milyonluk bu şehirde kaybolmaya yetecek kadar vaktim de olmadı. Tabii, dört gün kaldığım mahallede google navigasyonn sayesinde kaybolduğumu da eklemem gerekiyor. Sokaklar yılankavi, yapılar birbirinin aynısı, dilbilgim sıfırın altında olunca, gördüğüm kuleye erişmem de epeyi zaman aldı.

Herhalde yüzlerce fotoğraf çekmişimdir Tokyo'da, birkaç tanesi beni gerçekten etkiledi. Bu da etkileyenlerden birisi. Tokyo'yu hep dev gökdelenleri, plazaları, meydanları, kalabalığı, neon lambalarıyla görmeye alışkın gözler için bambaşka bir kentsellik sunuyor bu fotoğraf. Tokyo'daki meslektaşlarımın deyimiyle geleneksel bir mahalle olan Sumida'nın geleneksel sokakların, her parsele hemen hemen tek yapı düşüyor. Belirli bir zamana kadar, belki de bizim gecekondu diyebileceğimiz yapılara benzer yapılar var, kiminin dış cephesi tenekeden, kiminin kapısı doğrudan sokağa açılıyor.

Bu gecekondu sözü sizi yanıltmasın, konut değerleri de, rant da hatırı sayılır derecede yüksek. Meguro gibi, Harajuku gibi merkez yerleşimlerle kıyas kabul etmeyecek seviyede tabii -bu bölgelerin kıyaslanabileceği yegâne yerler zaten Manhattan adasında. Eski Japon filmlerinde gördüğüm sokaklar aslında bu sokaklar. Biraz daha gözlerimi kısıp da baktığımda, Kurosawa'nın filmlerindeki o sahneleri görebiliyorum, sıkışık nizam şehirlerde, izakayaların arasında hareket eden silahşörleri/samurayları. Sinema/göz sizi asla terk etmiyor.

Eski bir arkadaşım, bu fotoğrafın Shoplifters isimli yeni bir filmi hatırlattığını söyledi; hemen bir iki gün önce de filmi TRT2'de izleyen arkadaşlarım olmuş, hararetle tavsiye ettiler. İzleme listesine kattım.

Bu sokaklar kaybolmaktan keyif aldığım sokaklardı, hemen hemen iki yüz üç yüz metrede bir kahve ve ocakbaşı karışımı mekânların bulunduğu, ufacık kei arabalarının ufacık park yerlerine sıkıştığı, 7/11'ın her üç yüz metrede dükkan açtığı ve gene her yüz metrede bir meşrubat satan matiklerin tek başlarına durduğu, tertemiz, dümdüz, kıvrıla kıvrıla başka sokaklara, başka hatlara açılan, yoksul mu varsıl mı belli olmayan, belirgin bir zamandan kalma, belirgin ama bana konuşmayan hatıralarla dolu sokaklar.